INCLUDE_DATA

16 Eylül 2009

Pink Floyd - A new machine (part 1)

I have always been here
I have always looked out from behind these eyes
it feels like more than a lifetime
feels like more than a lifetime

Sometimes I get tired of the waiting
sometimes I get tired of being in here
is this the way it has always been?
could it ever have been different?

Do you ever get tired of the waiting?
do you ever get tired of being in there?
don’t worry, nobody lives forever,
nobody lives forever

Pink Floyd - A great day for freedom

On the day the wall came down
They threw the locks onto the ground
And with glasses high we raised a cry for freedom had arrived

On the day the wall came down
The Ship of Fools had finally run aground
Promises lit up the night like paper doves in flight

I dreamed you had left my side
No warmth, not even pride remained
And even though you needed me
It was clear that I could not do a thing for you

Now life devalues day by day
As friends and neighbours turn away
And there’s a change that, even with regret, cannot be undone

Now frontiers shift like desert sands
While nations wash their bloodied hands
Of loyalty, of history, in shades of gray

I woke to the sound of drums
The music played, the morning sun streamed in
I turned and I looked at you
And all but the bitter residue slipped away…slipped away

30 Temmuz 2009

Iron Maiden

Iron Maiden, 1975 yılında Londra’da kurulmuş bir İngiliz heavy metal grubudur. Grup basçı Steve Harris tarafından kurulmuştur. Bugüne kadar 14 stüdyo albümü yayımlayan grubun toplam albüm satışları kesin olarak bilinmemekle birlikte bu sayı 70 milyonun üzerindedir.
Grup çeşitli kadro değişikliklerinin ardından kendi adını taşıyan ilk albümünü Iron Maiden 1980 yılında çıkarmıştır. Solist Bruce Dickinson’ın gruba katılmasının ardından 1982 yılında yayımladıkları The Number of the Beast adlı albümleriyle Iron Maiden dünya çapında şöhrete erişmiş ve 1980′ler boyunca peş peşe çıkardıkları albümlerle büyük başarı kazanmıştır. 1993 yılında solist Dickinson gruptan ayrılmış ve yerine Blaze Bayley gelmiştir. Bu dönemde grubun albüm satışları belirgin şekilde düşmüştür. Dickinson ve 1989 yılında gruptan ayrılan gitarist Adrian Smith 1999′da kadroya yeniden dahil olmuşlardır. 2006′da piyasaya çıkan grubun son stüdyo albümü A Matter of Life and Death Billboard 200 listesinde dokuz numaraya kadar yükselmişti.
Grubun etkilendiği gruplardan bazıları Thin Lizzy, UFO, Deep Purple, Uriah Heep ve Wishbone Ash’tir. Iron Maiden müzik kanalı MTV’nin “tüm zamanların en iyi heavy metal grupları” listesinde dördüncü sırada yeralmıştır.
Iron Maiden, Steve Harris tarafından 1975′in Noel günü kuruldu. İlk kadro basta Steve Harris, gitarlarda Dave Sullivan ve Terry Rance, davulda Ron Matthews ve vokalde de Paul Day’den oluşuyordu. Harris grubuna o sıralar seyrettiği Demir Maskeli Adam adlı filmin de etkisiyle orta çağda kullanılan bir işkence aletinin adını (Türkçe: Demir Bakire) vermişti. Sonradan grubun ilk iki albümünde yeralacak olan “Iron Maiden”, “Wrathchild”, “Prowler”, “Transylvania” ve “Purgatory” (o dönemdeki adıyla “Floating”) gibi şarkıların ilk versiyonları bu dönemde Steve Harris tarafından yazılmışsa da başlangıçta grubun repertuarının büyük bölümü Free, Thin Lizzy, Tucky Buzzard gibi grupların şarkılarından oluşuyordu. Iron Maiden ilk konserini 1 Mayıs 1976 günü Londra’nın doğusundaki Poplar semtinde bir salonda verdi.
Grup kişisel ve müzikal farklılıklardan ötürü uzun süre istikrarlı bir kadroya kavuşamadı. Kadrodaki ilk değişiklik 1976′da sahnede yeterince enerjik ve kendinden emin durmadığı gerekçesiyle solist Paul Day’in gruptan gönderilmesiyle yaşandı ve yerine Harris’in eski grubu Smiler’dan ayrılmış olan Dennis Wilcock geldi. Steve Harris, Dennis Wilcock’un tavsiyesiyle gruba üçüncü bir gitarist olarak Dave Murray’i dahil etmek istedi ancak bu durum grubun diğer iki gitaristi Dave Sullivan ve Tarry Rance tarafından hoş karşılanmadı. Sonunda Dave Murray grubun tek gitaristi olarak kadrodaki yerini aldı. 1977′de gruba ikinci gitarist olarak o dönemde Bob Angelo sahne adını kullanan Bob Sawyer katıldı. Ancak Dave Murray ile geçinemeyen yeni gitarist Murray’nin solist Wilcock ile arasının açılmasına neden oldu ve sonunda her iki gitarist de gruptan kovuldu. Çift gitardan vazgeçen Steve Harris gruba bir klavyeci almaya karar vererek kadroya Tony Moore’u kattı. Ardından Ron Matthews’un bir konsere günler kala ayrılması üzerine davulcu Barry Purkis çok kısa bir süreliğine gruba katıldı. Bu kadronun Terry Wrapram’ın da gitarist olarak eşlik ettiği 1977′in Kasım ayında verdiği tek konser son derece başarısız geçince Steve Harris solist Dennis Wilcock dışındaki herkesi gruptan kovdu. Wilcock da çok geçmeden kendi grubunu kurmak için Iron Maiden’dan ayrıldı. Kadroyu yeniden inşa etmek durumunda kalan Steve Harris gitarist olarak en başından beri birinci tercihi olan Dave Murray’i geri çağırdı ve davulcu olarak da Smiler’dan tanıdığı Doug Sampson’ı gruba dahil etti
1978′in yaz ve sonbahar ayları boyunca sonradan grubun ilk iki albümünde yeralacak parçalar üzerinde çalışan Harris, Murray ve Sampson bir yandan da kalıcı bir solist arayışına girdi. 1978′in sonlarında grup Steve Harris’in bir arkadaşının önerisiyle Paul Di’Anno ile bir deneme provası yaptı ve Di’Anno grubun yeni solisti oldu. Iron Maiden Paul Di’Anno ile ilk konserini Londra’daki Ruskin Arms adlı pub’da verdi. Grup sonraki iki sene boyunca Londra’nın doğusunda artarda verdiği konserlerle hayran kitlesini giderek arttırdı. Ancak hâlen revaçta olan punk rock yüzünden plak şirketlerinin temsilcilerinin yeni grupları takip ettiği Londra’nın merkezindeki büyük salonlarda çalma imkânı bulamayan Iron Maiden müziğini daha geniş kitlelere ulaştırmak için bir demo kaydetmeye karar verdi. 200 sterline Cambridge’deki Spaceward stüdyosunu 24 saatliğine kiralayan grup 31 Aralık 1978 günü “Iron Maiden”, “Invasion”, “Prowler” ve “Strange World” adlı şarkılarından oluşan demoyu kaydetti. Kaydedilen demoyu bir arkadaşı aracılığıyla edinen müzik menajeri Rod Smalwood, Steve Harris’e gruba menajerlik etmek için teklifte bulundu ve Harris de bu teklifi kabul etti. Smallwood büyük plak şirketlerinin dikkatini çekmek için Londra’nın merkezindeki Marquee kulübünde 19 Ekim 1979 günü bir konser ayarladı. Konser sonrasında EMI plak şirketi grupla peşin 50.000 sterlin ve ilk üç albümün masrafları karşılığında beş albümlük bir anlaşma yaptı. 1979′un Kasım ayında grup Rock Hard Records adlı kendi bağımsız firmasından Cambridge’de kaydetmiş olduğu demodaki üç şarkıyı The Soundhouse Tapes adıyla EP olarak yayımladı. Postayla satışa sunulan 5.000 kopya birkaç hafta içinde tükendi. Grup EP’nin ikinci basımı için Virgin ve HMV gibi şirketlerden gelen teklifleri reddetti.
1979 yılı boyunca bu gelişmeler yaşanırken grup bir yandan da ikinci bir gitarist arayışındaydı. Sırasıyla Paul Cairns, Paul Todd ve Tony Parsons kısa süreliğine grupta yer aldıysa da hiçbiri kalıcı olamadı. 1979 sonlarında daha sonra grupta yer alacak olan Adrian Smith’e gruba katılması teklif edildi ama grubu Urchin ile yoluna devam etmek isteyen Smith teklifi reddetti. Grubun Melody Maker dergisine verdiği bir ilanı yanıtlayan Dennis Stratton bir deneme provasının ardından ikinci gitarist olarak gruba katıldı. İlk albümün kayıtları öncesinde kadrodaki son değişim grubun yoğun konser trafiğini bünyesi kaldırmadığı için davulcu Doug Sampson’ın gönderilmesiyle yaşandı. Yerine Dennis Stratton’ın arkadaşı ve Samson grubunun eski davulcusu Clive Burr geldi.
Iron Maiden ilk albümün kayıtlarına 1980 yılının Ocak ayında Londra’nın batısındaki Kingsway Stüdyoları’nda başladı. Şubat ayında “Running Free” isimli parça tekli olarak yayımlandı. Şarkının yayımlanmasının ardından aynı ay grup BBC’nin meşhur müzik programı Top of the Pops’a çıkmak için teklif aldı. Playback yapmayı reddeden grup The Who’nun 1972′deki performansından beri programda canlı çalan ilk grup oldu. Yine Şubat ayında yayımlanan ve dokuz farklı grubun parçalarından oluşan Metal for Muthas isimli bir toplama albümde Iron Maiden “Wrathchild” ve “Sanctuary” adlı şarkılarıyla yer aldı.
İlk albümün kayıt ve miksajının tamamlanmasının ardından grup Mart ayında Judas Priest’in dünya turnesinin Britanya ayağındaki 15 konserde ön grup olarak yer aldı. Nihayet grubun ilk albümü Iron Maiden 11 Nisan 1980 günü piyasaya çıktı ve İngiltere listelerine 4. sıradan girdi. Albüm ilk haftasında 60.000 kopya satarak “gümüş albüm” statüsü kazandı. Albümün ardından grup 45 konserlik ilk büyük Britanya turnesine çıktı. 15 Mayıs’ta başlayan turne 23 Ağustos’ta o dönemde Britanya’daki en büyük açıkhava etkinliği olan Reading Festivali’nde verilen konserle son buldu. Reading Festivali’nin hemen ardından grup bu kez kıta Avrupasına kendini tanıtmak üzere KISS’in Avrupa turnesinde ön grup olarak yer aldı. Ağustos sonundan Ekim ayının ortalarına kadar süren turnede grup dokuz ülkede otuza yakın konser verdi. Turne sırasında diğer grup üyeleri ve menajer Rod Smallwood ile arası giderek açılan Dennis Stratton turnenin ardından gruptan gönderildi. Stratton’ın yerine Adrian Smith geldi. Yeni albümün hazırlıklarından önce Kasım ayının sonlarında Iron Maiden yeni gitarist Adrian Smith ile son bir İngiltere turnesine çıktı. Londra’nın Rainbow salonunda verilen turnenin son konserinde kaydedilen görüntüler 1981′in Mayıs ayında Live at the Rainbow adıyla video kaset olarak yayımlandı.
İkinci albüm Killers’ın hazırlıkları 1980′in Aralık ayında başladı. Grup prodüktör olarak 1992 yılında emekli olana kadar birlikte çalışacakları Martin Birch ile anlaşmıştı. Albüm 9 Şubat 1981′de piyasaya çıktı ve İngiltere listelerine 12. sıradan girdi. Albümün piyasaya çıkmasının ardından grup 17 Şubat günü İngiltere’nin Ipswich şehrinde verdiği konserle sekiz ay sürecek olan ilk dünya turnesine başladı. Avrupa’nın yanı sıra ilk kez gittikleri Japonya, Avustralya ve Kuzey Amerika’yı kapsayan turne sırasında 15 ülkede 126 konser verdiler. Yugoslavya’daki konserleriyle bu ülkede konser veren ilk batılı rock grubu oldular. Turne sırasında solist Paul Di’Anno’nun giderek artan içki ve kokain kullanımı sesini ve konser performansını etkilemeye başlamıştı. Di’Anno’nun sesindeki sorunlar yüzünden Almanya’da beş konser iptal edildi. Grubun gittiği müzikal doğrultudan da memnun olmayan Di’Anno 1981′in Eylül ayında gruptan gönderildi.
Grup Paul Di’Anno’nın gönderilmesinin ardından solist olarak Terry Slesser’ı kadroya dahil etmeyi düşündü. Ancak yapılan deneme provasında Harris’in anlatımıyla Slesser’ın sesi sert parçalara gitmedi. 1981′in Ekim ayında Samson grubundan Bruce Dickinson yeni solist olarak kadroya dahil edildi. Grup Bruce Dickinson ile ilk konserini İtalya’nın Bologna şehrinde 26 Ekim 1981 günü verdi. İtalya’da 4 konser daha veren grup, son olarak 15 Kasım’da Londra’da verdiği bir konserle Killers turnesini tamamladı. Bu konserlerde Dickinson yalnızca sesiyle değil selefi Paul Di’Anno’nun aksine sahnedeki hareketli ve enerjik tavırlarıyla da kendisini ispatladı.
Turnenin ardından Iron Maiden yeni albümün hazırlıklarına başladı. Üç ay içinde albümü tamamlaması gereken grup Londra’daki Hollywood stüdyolarında beste çalışmalarına başladı. Grubun o güne kadar yapmış olduğu tüm besteler ilk iki albümde kullanılmış olduğunda yeni albüm sıfırdan yazılacaktı. Ayrıca Bruce Dickinson eski grubu Samson ile olan sözleşmesinden ötürü 1982′nin Ağustos ayına kadar gruba besteci olarak katkıda bulunamıyordu. Bestelerin tamamlanmasının ardından Londra’da Battery stüdyolarında kayda başlandı. Albümün miksajı devam ederken grup “Run to the Hills” adlı parçayı tekli olarak yayımladı. Şarkı İngiltere listelerinde 7 numaraya kadar yükseldi. Grup 25 Şubat’ta yeni dünya turnesinin Britanya ayağına başladı.
Yeni albüm The Number of the Beast 22 Mart 1982 günü piyasaya çıktı ve İngiltere listelerine 1 numaradan girdi. İlk birkaç ay içerisinde 1 milyonun üzerinde satış yapan albüm neredeyse yayımlandığı bütün ülkelerde ilk 10′a girdi. ABD’de 65 hafta listelerde kalan ve gruba bu ülkedeki ilk altın plağını da kazandıran albüm toplamda iki gümüş, sekiz altın ve iki platin plak kazandı. “Run to the Hills”, “The Number of the Beast” ve “Hallowed be thy Name” gibi bugün klasik olmuş, grubun konserlerinin vazgeçilmez şarkılarını içeren albüm Iron Maiden’ı uluslararası boyutta bir grup haline getirdi. Albümün yayımlanmasından yaklaşık bir ay önce başlayan “Beast on the Road” turnesi kapsamında grup 16 ülkede 179 konser verdi. Mayıs ve Ekim ayları arasında ABD’de 38 Special, Scorpions ve Judas Priest’in ön grubu olarak yer alan Iron Maiden 28 Ağustos’ta İngiltere’de düzenlenen Reading Festivali’nde ana grup olarak sahne aldı. Turne sırasında davulcu Clive Burr’ün artan içki tüketimi performansını olumsuz yönde etkilemeye başladı. 1982′nin Aralık ayında Burr gruptan gönderildi. Yerine Fransız Trust grubundan Nicko McBrain geldi.
Grup yeni albümün üzerinde çalışmak üzere Jersey adasında toplandı. Bestelerin tamamlanmasının ardından yeni albüm 1983′ün Ocak ayında Bahamalar’ın başkenti Nassau’daki Compass Point Stüdyolarında kaydedildi. Britanya’da 16 mayıs’ta yayımlanan grubun dördüncü stüdyo albümü Piece of Mind İngiltere listelerine üçüncü sıradan girdi. Albümde yer alan “Flight of Icarus” adlı şarkı grubun tarihinde Amerikan radyolarında en fazla çalınan parçası oldu. Yeni dünya turnesine (World Piece Tour) albümün piyasaya çıkmasından iki hafta önce 2 Mayıs’ta İngiltere’nin Hull şehrinde başlayan Iron Maiden bu turne sırasında ABD’de ilk defa ana grup olarak sahne aldı.
Turnenin ardından grup üyeleri 1984′ün Ocak ayında yeni albümün beste çalışmaları için Guernsey adasında toplandı. Bestelerin tamamlanmasının ardından albümün kaydı yine Bahamalar’daki Compass Point Stüdyolarında yapıldı. Grubun beşinci albümü Powerslave, 1984′ün Eylül ayında yayımlandı ve İngiltere listelerine ikinci sıradan girdi. Albümün kapağında Antik Mısır teması kullanılmıştı. Albümden çıkan iki single “Aces High” ve “2 Minutes to Midnight” büyük başarı elde ettiyse de albümdeki en dikkat çeken parça İngiliz şair Samuel Taylor Coleridge’in aynı adlı şiirinden esinlenilerek yazılan, 13 dakika 45 saniye uzunluğundaki “Rime of the Ancient Mariner” adlı parçaydı.
Albümün ardından Iron Maiden rock tarihinin en uzun ve kapsamlı dünya turnelerinden biri olan World Slavery turnesine çıktı. 1984′ün Ağustos’undan 1985′in Temmuz’una kadar süren turne boyunca grup Polonya, Macaristan gibi dönemin demir perde ülkeleri de dahil olmak üzere 20 küsur ülkede konserler verdi. 11 Ocak 1985 günü Brezilya’da düzenlenen Rock in Rio festivalinde Queen grubundan hemen önce sahne aldı. Turne sırasında grubun Los Angeles ve Londra’da verdiği konserlerin kayıtlarından oluşan Live After Death 1985′in Kasım ayında yayımlandı. Albüm İngiltere’de 2 numaraya kadar yükseldi.
Grup turnenin ardından 1980′den beri ilk defa altı aylığına müziğe ara verdi. Bu aranın ardından altıncı stüdyo albümü Somewhere in Time’ın kayıtlarına başlandı. Kayıtları Bahamalar ve Hollanda’da, miksajı ise New York’ta yapılan albüm grubun o güne kadarki en masraflı stüdyo çalışmasıydı. 1986′nın Ekim ayında piyasaya çıkan albüm Britanya’da 3 numaraya kadar yükseldi. ABD’de ise 2 milyon adedin üzerinde satılan ilk Iron Maiden albümü olarak 11 numaraya kadar yükseldi.Albümde o dönemde yeni bir teknoloji olan sinti gitarlar kullanıldı. Grubun daha farklı, folk ağırlıklı bir çizgiye yönelmesi gerektiğini düşünen solist Bruce Dickinson’ın hiçbir bestesine albümde yer verilmedi. Grup albüm sonrası sekiz aylık bir dünya turnesine çıktı.
Grubun yedinci stüdyo albümü Seventh Son of a Seventh Son Münih’teki Musicland Stüdyoları’nda 1988′in Şubat ve Mart aylarında kaydedildi. Aynı yılın Mayıs ayında piyasaya çıkan ve İngiltere’de listelere bir numaradan giren Seventh Son of a Seventh Son ABD dışında tüm dünyada grubun o güne kadar en fazla satış yapan albümü oldu. O dönemde thrash metalin son derece revaçta olduğu ABD’de albüm 12 numaraya kadar yükseldiyse de satışlar bir önceki albümün altında kaldı. Steve Harris’e göre albüm Piece of Mind ile birlikte grubun o güne kadar yayımladığı en iyi albümdü. Albümün ardından çıkılan “Seventh Tour of a Seventh Tour” adlı dünya turnesinde grup yedi ay boyunca 25 ülkede konser verdi. Turne sırasında Michael Kenney klavyeci olarak gruba sahnede eşlik etti. Turnenin Avrupa ayağına başlamadan önce grup 20 Ağustos günü KISS, Megadeth, Guns N’ Roses ve Helloween’in yer aldığı İngiltere’deki Donnington Festivali’nde 107.000 izleyici önünde ana grup olarak sahne aldı. Öğlen saatlerinde Guns N’ Roses’ın performansı sırasında iki seyirci ezilerek hayatlarını kaybettiler. Iron Maiden üyeleri gece kendi performanslarının bitimine kadar iki seyircinin ölümünden haberdar edilmedi.
Grup üyeleri 1989 yılında Iron Maiden ile ilgili çalışmalarına ara verdiler. Adrian Smith ASAP adını verdiği grubuyla Eylül ayında Silver and Gold adında bir albüm çıkardı. Solist Bruce Dickinson da aynı yıl Tattooed Millionaire adında bir solo albüm yayımladı. 1990 yılında yeni albümün hazırlıkları öncesinde gruba yüzde 100 katkıda bulunamayacağını düşünen Adrian Smith gruptan ayrıldı. Bu kararında Steve Harris’in önceki iki albümdeki “rafine” tarzın yerine Killers gibi sert bir albüm yapma arzusunun da etkisi vardı. Yerine Bruce Dickinson’ın solo albümünde gitarist olarak yer alan Janick Gers geldi.
Yeni albüm No Prayer for the Dying Steve Haris’in Essex’deki konağında Rolling Stones’un mobil stüdyosunda kaydedildi. 1 Ekim 1990 günü piyasaya çıkan albüm İngiltere’de listelere 2 numaradan girdi, ABD’de ise 17 numaraya kadar yükseldi ve satışlar son beş albümdür ilk kez 1 milyonun altında kaldı. Albümden çıkan “Bring Your Daughter… to the Slaughter” adlı single grubun İngiltere’de bir numaraya yükselen ilk parçası oldu. Albümün ardından çıkılan dünya turnesinde sahne dekorları minimal düzeyde tutuldu. Turnenin ardından verilen arada Steve Harris ve Nicko McBrain, The Who’nun solisti Roger Daltrey, Wimbledon şampiyonu tenisçiler John McEnroe ve Pat Cash ile Led Zeppelin’in “Rock and Roll” adlı parçasını birlikte kaydettiler.
Grubun dokuzuncu stüdyo albümü Fear of the Dark Steve Harris’in ev stüdyosunda kaydedildi ve 1992′nin Mayıs ayında piyasaya çıktı. Grubun İngiltere’de üçüncü defa bir numaraya çıkmasını sağlayan albüm ABD’de 12 numaraya kadar yükseldi. Mayıs ayında başlayan dünya turnesi sırasında Temmuz ayında Şili’de verilmesi planlanan konserler Katolik Kilisesi’nin grubu satanist ilan etmesi üzerine iptal edildi. Britanya Elçiliği duruma müdahele etmek istediyse de değişen bir şey olmadı. Iron Maiden 22 Ağustos günü bir kere daha Donington Festivali’nde ana grup olarak sahneye çıktı. Turnenin birinci bölümü Kasım ayında Japonya’da tamamlandı ve grup iki aylık bir ara verdi. Bu dönemde Bruce Dickinson ilk solo albümünü yayınlayan plak şirketi Sony’den aldığı ikinci albüm teklifini kabul etti ve yeni solo albümü üzerinde çalışmak üzere Los Angeles’a gitti. Kısa bir süre sonra Dickinson grubun diğer üyelerine Iron Maiden’dan ayrılacağını ancak arzu ettikleri takdirde turnenin ikinci bölümünü tamamlayacağını bildirdi. Iron Maiden turnenin ikinci bölümüne 1993′ün Mart ayında başladı. Bruce Dickinson’ın grupla son performansı 1993′ün Ağustos ayında “Raising Hell” isimli televizyon programında gerçekleşti.
Grubun yeni bir vokalist için 1993′ün Mart ayında verdiği ilana dünyanın çeşitli yerlerinden binlerce cevap geldi. Ancak Steve Harris’in en baştan itibaren tercihi 1990′da Iron Maiden’ın Britanya turnesinde ön grup olarak sahne alan Wolfsbane grubunun solisti Blaze Bayley’di. Diğer adaylar arasında öne çıkan bir isim ise sonradan Rainbow grubuna katılan Doogie White’dı. 1994′ün Ocak ayında Bayley’nin Iron Maiden’ın yeni solisti olduğu açıklandı. Aynı ay grup bir sonraki albümün beste çalışmalarına başladı. Yeni albüm The X Factor 1995′in Ekim ayında piyasaya çıktı. Grubun o güne kadarki en karamsar temalı albümü olan The X Factor ağır eleştiriler aldı. Birleşik Krallık’ta sekiz numaraya yükselen albüm ABD’de Billboard albümler listesinde 147 numaradan öteye gidemeyerek grubun bu ülkedeki en başarısız albümü oldu. Grup albümün dünya turnesine 28 Eylül’de Kudüs’te verdiği konserle başladı. Bu aynı zamanda grubun Blaze Bayley ile verdiği ilk konserdi. Yaklaşık bir yıl süren turne sırasında İsrail, Bulgaristan, Slovenya, Romanya ve Şili gibi birçok ülkeyi ilk defa ziyaret eden grup toplam 133 konser verdi. Beyrut’ta verilmesi planlanan konser ise Lübnan’ın gruba vize vermemesi yüzünden iptal edilmek zorunda kaldı.
1996′nın Ağustos ayında sözleri gruba ağır eleştiriler getirenleri hedef alan “Virus” adlı tekli piyasaya çıktı. Ardından Kasım ayında grubun ilk toplama albümü Best of the Beast yayımlandı. 1997 yazı sonlarında Iron Maiden yeni stüdyo albümü üzerinde çalışmak üzere bir kere daha Steve Harris’in ev stüdyosunda toplandı. Yeni albüm Virtual XI 1998′in Mart ayında piyasaya çıktı. Birleşik Krallık listelerinde bir önceki albümden de başarısız olarak 16 numarada kalan  Virtual XI Billboard listelerinde de 124. sıraya kadar yükselebildi. Albümle aynı dönemde grubun albüm tasarımlarından esinlenilerek hazırlanan Ed Hunter adlı bilgisayar oyunu da yayımlandı. Virtual XI dünya turnesi Nisan ayında Fransa’nın Lille şehrinde başladı. Yıl sonuna kadar süren turne sırasında grup ilk defa geldikleri İstanbul’da Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda 7 ve 8 Eylül tarihlerinde iki konser verdi. Turne sırasında Blaze Bayley’nin sık sık sesinde yaşadığı rahatsızlıklar performansını olumsuz etkilemeye başladı. Bayley 1999′un Ocak ayında gruptan gönderildi.
1999′un Ocak ayında grubun menajeri Rod Smallwood’un aracılığıyla Steve Harris ile grubun eski solisti Bruce Dickinson arasında bir görüşme ayarlandı. Görüşme sonunda Bruce Dickinson’ın gruba dönmesine karar verildi. Steve Harris Bruce Dickinson ile birlikte Adrian Smith’i de gruba geri çağırdı. Dickinson ile Smith’in gruba döndükleri ve bundan böyle grubun üç gitaristle altı kişi olarak yola devam edeceği 1999 Mart’ında resmen açıklandı. Temmuz ayında Ed Hunter grubun toplama şarkılarının ilave edildiği genişletilmiş bir basımıyla yeniden piyasaya sürüldü. Iron Maiden yeni kadrosuyla Temmuz ve Eylül ayları arasında Amerika ve Avrupa kıtalarını kapsayan Ed Hunter turnesine çıktı.
Turnenin ardından grup Kasım ayında yeni albümün kaydı için Paris’teki Guillaume Tell Stüdyolarında bir araya geldi. Yeni albüm Brave New World 2000 yılının Mayıs ayında piyasaya çıktı. Albüm Birleşik Krallık’ta 7 numaraya, ABD Billboard listesinde ise 39 numaraya kadar yükseldi ve 1,5 milyonun üzerinde sattı. Albümün giriş parçası “The Wicker Man” Grammy’ye aday gösterildi. 2000 yılının Haziran ayında çıktıkları turnenin sonunda Iron Maiden üçüncüsü yapılan Rock in Rio festivalinin dördüncü gününde, 19 Ocak 2001′de 250.000 seyirci önünde ana grup olarak sahneye çıktı. Konserin kayıtları 2002 yılında albüm ve DVD olarak yayımlandı. Turnenin ardından grup 12 aylık bir ara verdi.
2001′in Haziran ayında Iron Maiden Ivor Novella Ödülü’ne layık bulundu. Londra’daki Grosvenor Oteli’nde yapılan ödül törenine Iron Maiden’ı temsilen katılan Bruce Dickinson, Adrian Smith ve Janick Gers ödülü grubun hayranı ve yakın dostu tenisçi Pat Cash’ten aldılar. 2002′nin Mart ayında grup multipl skleroz hastalığına yakalanan eski davulcuları Clive Burr’e destek olmak amacıyla Londra’da iki konser verdi. Yine aynı amaçla “Run to the Hills” yeniden piyasaya sürüldü. Tüm bu etkinliklerden elde edilen 250.000 sterlin civarındaki gelir eski davulcu için oluşturulan “Clive Burr MS Trust” fonuna bağışlandı. Aynı yılın Aralık ayında grubun o güne kadar yayınlanmamış kayıtlarını içeren Eddie’s Archive piyasaya çıktı.
Iron Maiden 13. stüdyo albümünü Londra’daki Sarm stüdyolarında 2003′ün ilk dört ayında kaydetti. Kayıtların tamamlanmasının ardından grup Mayıs ayında ilk dönemlerinden şarkılara ağırlık verdikleri bir turneye çıktı. 31 Mayıs’ta Donington’da “Download” adıyla düzenlenen festivalde Cumartesi günü ana grup olarak sahne aldılar. Ağustos sonunda tamamlanan turnenin ardından Eylül ayında yeni albüm Dance of Death piyasaya çıktı. Birleşik Krallık’ta iki numaraya kadar çıkan albüm ABD Billboard listesinde de 18 numaraya kadar yükseldi. Grup, Ekim ayında bu kez son dönem parçalarına ağırlık verdiği yeni bir dünya turnesine çıktı ve 17 ülkede otuzun üzerinde konser verdi.
2004′ün Ekim ayında grubun ilk yıllarında kaydedilmiş konser ve klip görüntülerinden oluşan The Early Days adlı DVD yayımlandı. 2005′in Ocak ayında “The Number of the Beast” adlı parça grubun 30. yılı şerefine yeniden piyasaya sürüldü. Ardından Mayıs sonunda grup yalnızca 1980-83 yılları arasında yaptıkları parçaları çaldıkları yaklaşık üç ay süren bir dünya turnesine çıktı.
Grubun 14. stüdyo albümü A Matter of Life and Death 2006′nın Ağustos ayında piyasaya çıktı. Birleşik Krallık’ta 4 numaraya kadar yükselen albümün ABD’de Billboard listesine 9 numaradan girmesiyle Iron Maiden ilk defa bu ülkede albüm listelerinde ilk onda yer aldı. Albümün ardından Ekim ayında başlayan dünya turnesinin ilk ayağında grup yeni albümü baştan sona çaldı. Turneye verilen aranın ardından grup 9 Mart 2007′de Birleşik Arap Emirlikleri’nde dördüncüsü düzenlenen Dubai Desert Rock Festivali’nde ana grup olarak sahne aldı. 17 Mart 2007′de Hindistan’ın Bangalore şehrinde verdikleri konserle de bu ülkede konser veren ilk heavy metal grubu oldular.
2007 yılının Eylül ayında grup resmî internet sitesinde 2008 yılında Somewhere Back in Time adıyla bir dünya turnesine çıkacağını duyurdu. Repertuarın tamamen grubun 80′li yıllardaki bestelerinden oluştuğu turnede World Slavery turnesindeki sahne dekorları kullanıldı. 1 Şubat 2008′de Hindistan’ın Mumbai şehrinde verilen konserle başlayan turnede grup otuzdan fazla ülkede altmışın üzerinde konser verdi, Avustralya ve Yeni Zelanda’da 1992′den bu yana ilk defa sahne aldı. Grup turne boyunca Ed Force One adını verdikleri ve pilotluğunu solist Bruce Dickinson’ın yaptığı Boeing 757 model uçakla yolculuk etti. Turnenin ilk ayağı 19 Ağustos’ta Moskova’da verilen konserle son buldu. Turne dahilinde Budapeşte’de verilen bir konserde solist Bruce Dickinson grubun yakında yeni bir albüm çıkaracağı haberini vermiştir.

Grubun logosu
Grubun logosunu Steve Harris çizmiştir. 16 yaşında okulu bıraktıktan sonra 18 ay teknik resim stajyerliği yapan Harris grubun ilk günlerinden itibaren Iron Maiden’ın konser afişlerini kendisi hazırlamıştır. Bugün hâlen kullanılmakta olan logoyu da Harris 1979′da çizmişti.[83] Logoda kullanılan harf karakterleri grupla ilgili birçok müzik albümü, kitap ve grubun eski veya hâlâ aktif olan üyelerinin diğer müzik çalışmalarında da kullanılmıştır.

Stüdyo albümleri
•    Iron Maiden (1980)
•    Killers (1981)
•    The Number of the Beast (1982)
•    Piece of Mind (1983)
•    Powerslave (1984)
•    Somewhere in Time (1986)
•    Seventh Son of a Seventh Son (1988)
•    No Prayer for the Dying (1990)
•    Fear of the Dark (1992)
•    The X Factor (1995)
•    Virtual XI (1998)
•    Brave New World (2000)
•    Dance of Death (2003)
•    A Matter of Life and Death (2006)

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Iron_Maiden

16 Nisan 2009

Ve O gün Bu gün…

1 aydan uzun bir zamandır bugünü bekliyoruz ve artık saatler var.
Opeth’in Antalya Orpheus’a gelip konser vereceğini ilk duyanlardanım. O andan beri inanılmaz bir heyecanla bekliyorum ve bugün daha da heyecanlıyım.
Opeth’i tanıma sebebim erkek kardeşim. İlk o dinlemeye başladı. Sonra bize bulaştırdı. İlk dinlediğim zamanı hatırlıyorum da açıkcası sevmemiştim. Kardeşimde sadece gülümsemişti. Çünkü Opeth için söyle bir gerçek var, ilk dinlediğinde sevmiyorsun, sonra tapıyorsun…
Şu an iş yerindeyim ama eşim, kardeşim ve Orpheustaki arkadaşlarımın yanında olmayı çok isterdim. Orada bir koşuşturma başladı bile. Saat beşe kadarda sanırım devam edecek, sonra bir imza saatleri ardından konser saatine kadar heyecanlı ve kalabalık bir bekleyiş. Saatler 21:30 u göstediğinde ise Antalya da bir kısım müzik sever için zaman duracak ve Opeth sahne alacak…

Gerisimi inanın bilmiyorum…
Konsere gelecek herkesle orada görüşmek üzere…

 

 

09 Nisan 2009

Galatasaray, Fener’den daha iyi takım (mış)!!! (Alıntıdır)

Bugünkü hürriyette bu yazıyı okuyunca dayanamadım. Ve hemen alıntı yaptım.

Galatasaray ile Fenerbahçe‘nin ligde geride kalan 26 haftalık performanslarını karşılaştırmışlar ve ortaya ilginç sonuçlar çıkmış..

Sizinle de paylaşayım;

Galatasaray ile Fenerbahçe‘nin bu sezon attıkları gol aynı: 49

Galatasaray 26 maçta 127 kez gol pozisyonuna girerken Fenerbahçe‘de bu rakam 147..

Cim-Bom 26 maçta 32 gol yerken, Fenerbahçe 28 golü kalesinde görmüş..

Galatasaray rakiplerine toplam 98 gol pozisyonu verirken, Fenerbahçe bir eksiğiyle 97‘de kalmış..

Sarı-Kırmızılı oyuncular rakip kalelere 346 şut atarken, Sarı-Lacivertliler tam 395 şut atmış..

Meriç TUNCA YAZIYOR

Bu rakamlara göre Galatasarayın isabetli şutu 150, Fenerbahçenin ki ise 149..

Eee tabi yüzdeye vurunca daha az şut atan Cim-Bom yüzde 43′lük bir oran yakalarken, daha çok şut atan Kanarya yüzde 37‘lik bir oran yakalayabilmiş..

Galatasaray 26 maçta toplam 11 bin 918 pas yapmış.. Fenerbahçe ise tam 13 bin 145..

Birinin pas oranı yüzde 73 olurken, diğerinin ki yüzde 75 olarak gerçekleşmiş..

Sarı-Kırmızılı oyuncular rakiplerinden 476 top çalarken, bu konuda büyük ustasını kaybeden Fenerbahçe 555 topu kapmayı başarmış..

Yine Galatasaray 594 top kaybederken, Sarı-Lacivertlilerin top kaybı 456‘da kalmış..

Galatasaray toplam 40 kez ofsayta düşerken, Fenerbahçe 51 kez ofsayta yakalanmış..

Cim-Bomlu oyuncular rakiplerine 26 maçta 358 kez faul yaparken, Fenerbahçeli oyuncular 373 rakamına ulaşmış..

Yine Galatasaraylı futbolcular toplam 402 kez faule maruz kalırken, Sarı-Lacivertliler‘e 370 faul yapılmış..

Galatasaray tam 14 bin 067 kez topla buluşurken, Fenerbahçeliler tam 15 bin 250 kez topla buluşmuşlar..

Galatasaray takımı 10 saat 45 dakika 29 saniye ile topla oynarken, Fenerbahçeli futbolcuların bu süresi 11 saat 15 dakika 58 saniye olarak kaydedilmiş..

Ve Galatasaray yüzde 53 ortalama ile rakiplerine topla oynama yüzdesinde üstünlük kurarken Sarı-Lacivertli takım yüzde 55 ortalama ile ön plana çıkmış..

* * * 

Bu tabloya bakarsak sezon başından bu yana, ”Topu görse bomba diye karakola götürecek” tipler (!) tarafından ”Çok yavaş futbol oynuyorlar.. Takım hücuma çıkamıyor.. Futbolcular agresif değil. Forvet oyuncuları yeteneksiz” diyerek yerden yere vurulan Fenerbahçe, ”Hücum takımı.. Bir forveti dünyaya bedel.. Bu takımın futbolu zevk veriyor” denilen Galatasaray‘ı tüm istatistiklerde fena halde ezip geçmiş durumda.. 

Yani eleştirilen Fenerbahçe, ”Hüüüüüücum takımı” Galatasaray kadar gol atmış, ondan daha fazla gol pozisyonuna girip, daha fazla topa sahip olmuş ve sahada daha agresif oynamış..

Ama ne hikmetse ezeli rekabet rakamlarında 100 yıldan fazladır Fenerbahçe’ye ezilen Galatasaray ”Daha iyi takım”mış..

Doğrudur..

Bence de Galatasaray, Fenerbahçe‘den daha iyi takım (!!!)

Baroş bir tane, Güiza rezil..

Kewell müthiş, Semih’ten ancak iyi bir yedek olur..

Arda harika, Alex sıradan biri..

De Santciz harika, Volkan kova..

Falan, filan..

Herşeye rağmen, bu kadar üstünlüğe (!!!) rağmen neden iki takımın da puanları 47‘şer derseniz, cevabı belli..

Fenerbahçenin aleyhine çalınan, Galatasaray‘ın aleyhine çalınmayan düdüklere bakın, neyin ne olduğunu anlarsınız..

Sonucu ”Şaibeli” bir maç daha bizi bekliyor..

Haydi hayırlısı..

http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/11400220.asp?gid=229 adresinden alıntıdır.

20 Aralık 2008

Gitmek…

Bu günlerde herkes gitmek istiyor
Küçük bir sahil kasabasına
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam ayni şey…
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir..
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hani kendimizden razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz iste.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İs, Güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağım köpeğim olduğunun farkında
Herkes onu o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az
Sadece kaymak tabakası
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün
Sabah 9, aksam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar midir bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun… istemek de güzel.

Can Yücel…

 

18 Aralık 2008

Metrodaki kemancı…

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişikemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder..

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu farketmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

27 Kasım 2008

Go ve Felsefe

Gonun felsefik yönünü ve kültürel değerini açıklayan çeşitli efsaneler vardır. Bu efsanelerden birine göre eski zamanlarda yaşamış bir Çin kralı oğluna disiplini, konsantrasyonu ve ruhsal dengeyi öğretmek için bu oyunu icat etmiştir. Kralın oğlu büyüyünce büyük bir go oyuncusu olmakla kalmayıp aynı zamanda dengeli bir kişiliğe sahip bir kral olmuştur. Diğer bir efsaneye göre eski Çin generalleri savaş alanını zihinlerinde daha iyi canlandırabilmek için yanlarında bir adet tahta ve çok sayıda taş götürüyorlardı ve oyunun kökeni de bu yönteme dayanıyordu. Bu efsanelerde gonun iki temel özelliğine vurgu yapılmaktadır; kendini, kişiliğini geliştirmek ve iki olgunun çarpışmasını resmetmek… Go hakkındaki efsaneler çoğu kez, Taoizm’den kaynaklanan ve go oyununun da temel güçleri olan Yin ve Yang’a da değinirler.

Go sadece mantıkla kavranabilecek bir oyun değildir. Onun karmaşık ve derin yapısını anlamak için kuvvetli iç güdüler ve çok fazla tecrübe gereklidir. Bu noktada go Budizm’in “mantığa dayanan bir aydınlama sadece aldatıcı bir aydınlanmadır” felsefesiyle de uyuşmaktadır.

Go oyununda aşırı cesaret ile korkaklık, güvenlik ile risk, saldırı ile savunma arasında (aslında temeli Uzak Doğu dinlerine dayanan) mükemmel bir denge vardır. Go ile diğer batılı oyunlar arasındaki en belirgin fark tamamen kazanma veya rakibi tamamen yok etme diye (satrançdaki mat olgusu gibi) bir durumun olmamasıdır. Kazanan oyuncunun diğer oyuncudan farkı, tahta üzerindeki daha fazla alan üzerinde egemenlik kurmuş olmasıdır. Kaybeden oyuncu tamamen yok olmuş değildir, sadece diğer oyuncudan daha az alan kontrol etmektedir.

“Savaşmak, go oyununda anahtar olarak değil, sadece en son çare olarak kullanılır.”  (Zhong-Pu Liu, 1078 yılı, Song Dönemi)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Go adresinden alıntıdır. 

Go’nun geçmişi

Go bugün dünya üzerinde oynanan en eski oyundur. Çin efsaneleri kökenini kral Yao’ya dayandırmaktadır. Bu efsanelere göre Yao oğluna astronomiyi öğrtemeye çalışmaktadır ancak bir türlü oğlu yıldız sistemlerini anlayamamıştır. Bunun için bir tahta üzerine taşları dizerek açıklamaya çalışır ve go oyunu Çin’de bu şekilde wéiqí ismiyle (okunuşu -> veyçi) doğar. Gonun kökenine ait kesin bulgular ise bundan 2500 yıl öncesine, Çinli kralların birbirleri ile savaştıkları yıla dayanır.

Han Hanedanlığı zamanında go gözle görülür bir şekilde halk arasında yayılmaya başlamıştı. Ayrıca elit kesim tarafından da kabul gören bir hobiydi. Bu devirde go ile alakalı düşülen ilk kayıt M.S 127 yılını göstermektedir.

Çin tarihinde ayrı bir öneme sahip olan Tang Hanedanlığı zamanında ise go ilk altın çağını yaşamaktaydı. Bu hanedanlık döneminde go oyunu saraya kadar girmiştir. Bu hanedanlık zamanında Çin kültürü en yüksek seviyeye ulaşmıştı ayrıca gelişmiş bir bürokrasi sistemi de kurulmuştur. Bu bürokratik sistem çok sayıda eğitimli bürokatı içinde barındırıyordu ve bu durum yeni bir elit kesimin doğmasına yol açtı. Bunlar da dönemin diğer elit kesimleri gibi go ile yakından ilgilenmekteydiler. Oyuna olan ilgi ileriki hanedanlıklar zamanında da devam etti. Song kralı Huizong ve Ming başbakanı Zhang Juzheng gonun ateşli tutkunlarıydı. Krallık rejiminin 1911′de yıkılması ile (Çin’in diğer bütün toplumsal değerleri gibi) go oyunu da toplum içindeki önemini kaybetti. Ancak Kültür Devrimi’nden sonra tekrar toplumun gözünde hakkettiği değeri kazanmaya başladı.

Efsaneye göre Japonya’ya goyu getiren kişi Çin’in başkenti Çang-an’da görev yapmış olan Japon büyükelçisi Kibi no Makibi’dir. 717 ve 735 yılları arasında Çin’de bilim ve sanatla ilgili çalışmalar yürüten Kibi no Makibi ülkesine dönerken yanında bir adet go oyunu da götürmüştür. Sonraları bu oyuna “go” adını verir ve oyun Japonya’da o adla anılmaya başlanır. Kibi no Makibi’nin sayesinde oyun kısa sürede aristokratlar arasında yayılır… Kibi no Makibi’nin goyu Japonlar’a tanıtmasından 100 yıl önce de oyunun adı Japon kayıtlarında zikredilmektedir. Zamanla go Japonlar arasında yayılmaya başlar ve ikinci altın çağına girer. Oyunun bugün uluslarası arenada Çince adıyla değil de Japonca adıyla anılmasının sebebi de bu altın çağa dayanmaktadır.

17′nci yüzyılın başlarında, Edo dönemi’nin başlaması ile Japonya’nın siyasi dengesi tamamen değişmiştir. Tokugawa ailesinden gelen yeni şogun, go oyununa o kadar meraklıydı ki; gonun geliştirilmesini ve yayılmasını devlet eliyle desteklemeye başlamıştı. Bununla birlikte kendisinin en iyi go oyuncusunu tespit edebileceği, oshirogo adlı turnuvaların yapılmasını emretti. Bu turnuvayı kazananlar ödül olarak, o zamanlarda go oyunu üzerine akademik eğitim vermek üzere inşa edilen dört büyük go hanedanı için burslar elde ediyorlardı. Bu okulların adları şöyledir:
Honinbo Hanedanı,
Inoue Hanedanı,  
Yasui Hanedanı, ve
Hayashi Hanedanı.

Bu dört hanedan arasındaki büyüt rekabet go oyuncularının seviyesinin yükselmesine sebep oldu. O zamanki go oyuncularının seviyesine bugüne kadar kimse ulaşamamıştır. Ayrıca bu zaman diliminde dövüş sporlarından esinlenilerek rütbe sistemi de geliştirilmiştir. Edo Dönemi’nin en iyi go oyuncusu kendi adıyla anılan açılışı bulan Shusaka Kuwahara’dır. 33 yaşında koleradan ölünceye kadar 19 kez ardı ardına oshirogo şampiyonluğunu kazanan Shusaku’nun bulduğu Shusaku açılışı, 20. yüzyıl’ın ortalarına kadar yaygın olarak kullanılmıştır.

Tokugawa Şogunluğu’nun yıkılmasından sonra yönetimin go okullarına verdiği destek de son bulmuştur. Bugün Japonya’da, dönemin en güçlü oyuncularını yetiştiren Honinbo Hanedanı onuruna Honinbo Turnuvası düzenlenmektedir.

Go çeşitli sebepler yüzünden uzunca bir süre sadece erkeklerin oynadığı bir oyun olmuştur. Turnuvaların kadınlara açılması ve kadın oyuncuların arasından gittikçe daha güçlü oyuncular (özellikle Rui Naiwei) çıkması, kadın go oyuncularının da erkek rakipleri kadar yetenekli olduğunu ispatlamaktadır.

Son 20 yılda Çin ve Kore’nin go oyununda yaptığı büyük atılımlar, Japonya’nın uluslararası turnuvalardaki hegemonyasını kaybetmesine yol açmıştır.

Go, Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da 100 yıldır tanınmasına rağmen hâlâ çoğunlukla Asyalılar’ın oynadığı bir oyun olmayı sürdürmektedir. Dünya çapında büyük çoğunluğu Uzak doğu’da olmak üzere 100 milyondan fazla go oyuncusu olduğu tahmin edilmektedir. Japonya’da 10 milyona yakın go oyuncusu olduğu tahmin edilmektedir. Go oyuncularını konu alan Japon anime ve manga serisi “Hikaru no Go”, gonun çocuklar ve gençler arasındaki popüleritesini büyük şekilde artırmıştır. Bugün dünya üzerindeki go klüplerinin, go şirketlerinin, genç go oyuncularının sayısı hızla yükselmektedir.

“Tarihin derinliklerinden bugüne dek, yeryüzünde iki aynı Go oyunu oynanmamıştır”
(Anonim)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Go adresinden alıntıdır.

Go

Go, tahta üzerinde oynanan iki kişilik bir strateji oyunudur.

Go çok eski bir oyundur. Çin kökenli olmasıyla birlikte bütü Doğu Asya’da tanınır ve oynanır. Oyunda siyah ve beyaz renklerdeki küçük ve yuvarlak taşlar kullanılır. Oyuna siyah başlar. Sırası gelen oyuncunun kendi taşını oyun tahtasındaki mümkün olan bir yere yerleştirmesiyle oyun devam eder. Tahtaya konulan taşlar esir alınmadığı müddetçe oyun sonuna kadar hareket etmezler. Tüm taşlar aynı değere sahiptir ancak birbirleri arasındaki stratejik konum oyunun yapısını belirler. Oyun sonunda en çok alana sahip olan oyuncu oyunu kazanmış olur.

Oyunun temel amacı şöyle bir benzetmeyle açıklanabilir: İki general bir bölgeyi kontrol altına almak istemektedir. Bunun için ilk önce gözetleme kuleleri dikerler ve sonra da kendileri için güvenli bir pozisyon kurmaya çalışırlar. Oyunun amacı rakibi tamamen ortadan kaldırmaktan veya taşlarını esir almaktan çok onun karşısında avantajlı bir konuma geçmek, kendi taşlarınızla mümkün olabildiğince çok alanı kontrol altında tutmaktır.

Go, kuralları çok basit olmakla birlikte oldukça karmaşık bir oyundur. Go oyununda satrançtaki gibi taşların hareket kabiliyetleri sınırlı olmadığından bir taşı oynayabileceğiniz çok fazla yer vardır. Satranç oyununda ilk yarım hamle için 20 olasılık , ikinci yarım hamle için 20, tam hamle (bir beyaz bir siyah) için 400 olasılık vardır. Go oyununda ise ilk taş (siyah) için 361 olasılık , ikinci taş (beyaz) için 360 olasılık, toplam 129.960 olasılık vardır. Hamle çeşitliliği o kadar çoktur ki bir go oyuncunun ustalaşma evresi ömrünün sonuna kadar sürebilir.

Go’da hesaplı hareket etmek (strateji) önemli olsa da, oyunun tek önemli noktası değildir. Go, insanı düşündüren yönüyle meditasyona ilham verebilir, hatta insanın iç dünyasına bir ayna tutarcasına kendi kişiliğini ve dahası karşısındaki rakibin kişiliğini daha yakından tanımasına yol açar. Go birçok atasözünün çıkış noktası olmuştur, çünkü go hayatın gerçeklerini minyatür halde yansıtmaktadır.

II.Dünya Savaşı’nda ABD’nin savaşa giriş sebebi olan Pearl Harbor Saldırısı’nın, şaşırtıcı etkisi ve tahribatının arkasındaki soğuk mantığın temelinde basit bir go manevrası (yalnız olan taşa saldır) olduğu bilinen bir gerçektir.

“Eğer evrende bizden başka akıllı yaşam formu varsa, belki satrancı ya da büyük ihtimalle goyu tanıyorlardır.”
(Dünya satranç şampiyonu, Emanuel Lasker)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Go adresinden alıntıdır.